Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın... "Nereden çıktın bu vakitte" dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında; "Gözünün dilini" bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı... Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. ihtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin. Kucaklamalı seni güvenli kolları, ...dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı... En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz... Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli. Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli. Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, "hak ettim" diyebilmelisin. Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi... Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş... Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin. Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş...
* * *
Böyle bir dostum var benim. Pek sık görmesem de hep yanımda olduğunu bildiğim, yalansız riyasız dertleşebildiğim. Kuşağımın en iyisiydi hilafsız... Beraber okuduk, birlikte koştuk son 20 yılın amansız parkurunu... Katılasıya ağladık, doyasıya güldük yol boyu... Ekmeğimizi ve acılarımızı bölüştük. Çocuklar doğurduk, büyükler gömdük. Sonunda yara bere içinde oraya buraya savrulduk. Buluştuk geçenlerde... Bitaptı; kayan bir yıldız kadar ışıltılı, bir o kadar yorgun: "- N'apıyorsun" diye sordum. "- Seyrediyorum" dedi; "çaresizce, öfkeyle, şaşkınlıkla ama sadece seyrediyorum".
Seyrettiği; kuşağımızın en kötülerinin, pespayelik yarışında ipi ilk göğüsleyenlerin zirveye hak kazanmalarındaki akıl almaz gariplikti. İyiliğin ve ustalığın bu kadar eziyet gördüğü, kötülüğün ve yeteneksizliğin bunca ödüllendirildiği bir başka coğrafya var mıydı acaba? Okuldaki ideallerimizden, gençlik coşkumuzdan söz ettik bir süre; tozlu raftaki bir kitabı yıllar sonra merakla karıştırır gibi... Ülkemizin kaderini değiştirmeye azimliydik mezun olurken; lakin karanlığını boğmaya yemin ettiğimiz ülke, karanlığına boğmuştu bizi... Pazarda görsek tezgahından meyve almayacağımız adamların cenderesinde bir ömür geçirmiş, tünelden çıkış sandığımız ışığın, üstümüze gelen kamyonun farı olduğunu çok geç fark etmiştik.
Velhasılı ne sevebilmiş, ne terk edebilmiştik. Krizde geçmişti bütün gençliğimiz; ve şimdi çocuklarımıza tek devredebildiğimiz, çok daha ağırlaşmış bir kriz... "- İşte" diye iç geçirdi kadim dostum, "...bunları seyrediyorum bir kenardan sessizce..."
* * *
İşte en çok da böyle zamanlarda bir dostu olmalı insanın... Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri... "Parkurun bütün zorluğuna rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmayız" diyebilmeli... Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa, ama ümitvar bir yazıyı, yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz: "Bunu da aşacağız! İmza: Bir dost!.." CAN DÜNDAR
19/6/2006
-
BEN ANNEMİN DEĞERİNİ ÖLMEDEN BİLMEK İSTİYORUM
GERÇEK SEVGİ BU OLMALI ANNEMİ ÇOK SEVİYORUM
Bebeğimi görebilir miyim" dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundagi açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu... Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüsü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlasıldı. Aradan yillar geçti, çocuk büyüdü ve okula basladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu... Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak "Büyük bir çocuk bana ucube dedi..." Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir ögrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona "Genç insanların arasına karışmalısın" diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu. Delikanlının babası, aile doktoruyla oğlunun sorunu ile ilgili görüştü; "Hiçbir şey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yil geçti bir gün babası "Hastaneye gidiyorsun oglum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi. Operasyon çok basarili geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatinda büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçti, bir gün babasına gidip sordu: Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım..." Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi babası, "fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz degil..." Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açıga çıkma zamanı geldi... Hayatının en karanlik günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavasça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu. "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası "..ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?" Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir! Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir... Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir
O’nu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz... Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin... O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain... sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa, ve O, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa... dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse... hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse... elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, O’nun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar... her şiirde anlatılan O’ysa... her filmin kahramanı O... her roman O’ndan söz ediyor, her çiçek O’nu açıyorsa... bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa, iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa... iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa... eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O’nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın O olduğunu adınız gibi biliyorsanız... mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız... kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü... özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu... hem kimseler duymasın, hem cümlealem bilsin istiyorsanız... O’nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse... ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse... gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de; bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O’nun yüzü suyu hürmetine... uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa... dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız... kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim... gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa... Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla... ...o halde bugün sizin gününüz!.. "Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.
'Yolumu gözleyen bir kadını terk ettim / karşılaştık bir süre sonra /‘Gözlerinin feri sönmüş’ dedi bana: / ‘Aşkım, ne oldu sana? ’/Böyle gerçeği söyleyince / ben de doğru söylemeye çalıştım ona /‘Senin güzelliğine ne olduysa’ dedim, / ‘benim gözlerime de o oldu’.
8 - 10 dizeye sıkışmış hazin bir aşk hikayesi... Buruk; kırılmış oyuncaklar kadar... Ve yenik; 'keşke'li cümleler gibi... Bu sözcüğü kaç konuşmanızın başına eklemişseniz onca ıskalamışsınızdır hayatı...
Dört mevsimlik bir sene olsa ömür, 'keşke', onun güzüne denk gelir. Hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç...
Mağlubiyetin takısıdır 'keşke'... Kaçırılmış fırsatların, bastırılmış duyguların, harcanmış hayatların, boşa yaşanmış ya da hakkıyla yaşanamamış yılların, gecikmiş itirafların ağıtıdır.
Çarpılıp çıkılmış bir kapıda, yazılıp yollanmamış bir mektupta, göz yumulmuş bir haksızlıkta, vakit varken öpülmemiş bir elde, dilin ucuna gelip ertelenmiş bir sözdedir.
Feri sönmüş bir çift gözde ya da yitip gitmiş bir güzelliğin ardından iç çekişte...
'Yolunu gözlemeseydim', 'öyle demeseydim', 'terk edip gitmeseydim', 'en güzel yıllarımı vermeseydim' diye diye sızlanır gider.
'Keşke'nin panzehiri 'iyi ki'dir. İlki ne kadar pısırıksa, ikinci o denli yiğittir.
'Keşke', çoğunlukla bir 'ahhöla kopup gelir ciğerden... esefler, hayıflanmalar, yerinmeler sürükler peşinden...
'İyi ki' ise, muzaffer bir 'ohhöla büyür; cüretiyle övünür.
'Keşke'li cümlelerde nasıl yaşanmamışlığın, yarım kalmışlığın o ezik tuzu kuruluğu varsa, 'iyi ki'lilerde de göze alabilmişliğin, riske girebilmişliğin, tadına varabilmişliğin mağrur yaraları kanar.
Okulu hiç kırmamışsınızdır, sinemada öpüşmemişsinizdir; dokundurtmamışsınızdır kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamışsınızdır.
Konuşmanız gerektiğinde susmuş, koşacağınız zaman durmuş, sarılacağınız yerde kopmuşsunuzdur.
Bir insana, bir işe, bir davaya ömrünüzü adamışsınızdır. O insanın, o işin, o davanın, bunu hak etmediğini sezmenin hayal kırıklığındadır 'keşke'...
'Şimdiki aklım olsaydı' dövünmesindedir. Geriye dönüp baktığınızda, ayıplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmiş, 'Ne derler'e kurban verilmiş, son kullanma tarihi geçmiş bir yığın haz, bilinçaltından el sallar.
'Keşke'cilerin hayatı, kasvetli bir pişmanlıklar mezarlığıdır.
'İyi ki' öyle mi ya! ...
Onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasıya yaşamış olmanın iç huzuru ve haklı gururu haykırır.
'İyi ki'lerinizi toplayın bugün ve 'keşke'lerinizden çıkartın. Fazlaysa kardasınız demektir.
'Keşke'leriniz, 'iyi ki'lerden çoksa... Telafi için elinizi çabuk tutun. Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiğinizle bir gün yeniden karşılaştığınızda siz susarken, feri sönen gözleriniz 'keşke' diye nemlenmesin... CAN DÜNDAR
CENNET
Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir
kazada birlikte ölmüşlerdi..
Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz
bulutların arasında dolaşmaya başladılar..
Adam cok susamıştı..
Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam
ederken, birden kendilerini muhteşem bir
manzaranın karşısında buldular..
Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından
yapılmış bir bahçe kapısı, ve onları karşılayan
beyazlar içinde bir kadın..
Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:"Afedersiniz... burası neresi?"
Kadın ona gülümsedi: "Burasi Cennet, efendim"
Adam bunun üzerine sevinçle "Harika...!!!" dedi
"Peki bana biraz su verebilir misiniz, gerçekten
cok susadım"...
Kadın cevap verdi: "Tabii efendim, içeri girin...
içerde dilediğiniz
kadar su bulabilirsiniz..."
Böylece adam köpeğine döndü, "Hadi oğlum içeri
giriyoruz" diyerek
kapıya yürüdü;
ama kadın onu birden
durdurdu:
"Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez...
hayvanları içeri almıyoruz..."
Bunun üzerine adam bir an durdu.. düşündü..
ve geri dönüp köpeğiyle birlikte
geldikleri yolun tam ters yönünde
yürümeyekoyuldular....
Bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu
çamurlu bir yolda buldular,
ve yolun sonunda karşılarına çiftlik
girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık
elbiseli bir dede
çıktı...
Adam sordu:
"Afedersiniz.... bana biraz su verebilir misiniz?"
Dede "İçeri
gel" dedi.. "Kapıdan girdikten sonra sağ tarafta
bir ceşme var..." Adam sordu: "Peki
arkadaşım da benimle gelip ordan içebilir mi?"
Dede "
Tabii..."dedi.. "Çeşmenin yanında köpeğinin de su
içebileceği bir kase bulacaksın..."
Bunun üzerine adam kapıdan girdi...
Biraz yürüdükten sonra sağ tarafta
çeşmeyi buldu..
Adam ceşmeden köpek de oracıktaki
kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler...
Derken adam geri giderek girişte
bekleyen dedeye sordu:
"Su için çok teşekkür ederim... peki burası
neresi..?"
Dede "Burası
cennet"dedi.. bunu duyan adam
şaşırdı:
"Ama nasıl olur..? Az önce burası gibi kırık dökük
olmayan muhteşem bir yere gittik
ve orasının da Cennet
olduğunu söylediler..."
Dede "Şu rengarenk
çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?"dedi... "ama
orası
Cehennem.."
Adam iyice şaşırmıştı: "Peki ama orası sizin
adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz..??"
Dede gülümsedi:
"Kızmıyoruz...
Çünkü onlar kendi çıkarı
için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları
Cennet'ten uzak tutuyorlar...."
ARKADAŞINI YARI YOLDA ASLA BIRAKMA
Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında... En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. Göz yaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak... Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur. Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını... Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya... Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz: "Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..." Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız. Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya..." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından... Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz. O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. "Ya sev böyle ya da terk et" diye gürler...Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden... Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size... Hoyrattır, bakmaz yüzünüze... Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder. Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden... "İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz... "Madem öyle..." nin çağı başlar ondan sonra... Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmistir". Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece... Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni... Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini... Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye...Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla... "Bana ne...kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre...
Ama sonra... ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden... Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi... Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye... Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden... Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz... Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu... Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz. Sürünür gidersiniz... CAN DÜNDAR
Bugünlerde kimi görsem "kötü ol" diyor bana. Herkes şu ya da bu şekilde hayat bulmuş iyiliklerinden bin pişman... 'Merhametten maraz doğar" diye başlıyor karşımdaki anlatmaya... Dinliyorum. O gidiyor, bir başkası geliyor "Dünyada hiçbir iyilik cezasız kalmaz biliyorsun, değil mi" diye oturuyor karşıma. Sanki sözleşmişler gibi, sanki bir kamera sakasının anlaşmalı oyuncularıymış onlar ya da ben sırlar dünyası programının bir hikâye kişisiymişim gibi; şeytana karşı mücadele veren dünyanın son insanıymışım gibi bir dirençle masaya tutunuyorum...
*** Babamla doktora gidiyoruz. Bir zamanlar o beni taşırdı şimdi ben ona eşlik ediyorum. Çok arayıp da bulduğum, kendisinden çok övgüyle söz edilen bir doktor karşımızdaki. Sanırım o da adının ve çok iyi bir doktor olduğunun çok farkında. Azarlayarak, bağırarak konuşuyor sürekli. Adamın önündeki dosyalan inceleyen ellerine bakıyorum dehşet içinde. Gözlerine bakmak gelmiyor içimden. Babamı oradan alıp kaçmak istiyorum. Bu doktoru bulduğum için, babama övdüğüm için çok utanıyorum. Babamı muayene ederken doktorun bu tuhaf üslubunun kendine çok inanmasıyla ilgili olup olmadığını düşünüyorum. Kim bilir, belki de kötü olmanın önemli olduğuna kanaat getirenlerden biridir bu adam da... Babamın efor testinden çıkmasını beklerken duvarda hastanenin ilkelerinin yazılı olduğu bildiriyi okuyorum. Amerikalı genel müdürleri imza atmış bir de altına. "En gelişmiş sağlık teknolojisini ve tesislerini, yüksek beceri, şefkat duygusu ve insan onuruna saygı ile destekleyerek sunmak..." diyor. İçerdeki kardiyologun büyük ihtimalle duvardaki bildiriden haberi yok. Ya da onu gereksiz buluyor...
***
Çevremde kimin yüzü düşmüşse hemen rahatsız oluyorum. Mutlaka gülsünler istiyorum. Kimse mutsuz olmasın. Kimse gergin olmasın. Soruyorum; ne oldu, neyin var, nasılsın diye... Herkes hep şikâyet ediyor. İş arkadaşlarını sevmiyorlar, kazandıkları parayı sevmiyorlar, çalıştıkları mekânı sevmiyorlar... Sordukça pişman oluyorum. Her şeyin alabildiğine kötü olduğu bir ortamda onlar daha da kötü olmak istiyorlar. Başka türlü baş edemeyeceklerini düşünüyorlar... Biliyorum içlerinde bir yerde kanlı bir zafer kazanma arzusu yatıyor. Bir kez olsun baş kötü kişi olmak istiyor hepsi. Giderek bunu daha çok istiyorlar üstelik... Çünkü nezaket, çünkü sadakat, çünkü şefkat düpedüz "ahmaklık" belirtisi sayılıyor artık...
***
Bugünlerde kimi görsem "kötü ol" diyor bana. Röportajlarında ters köşeye yatıran sorular sor, yazılarında saldır insanlara, bulunduğun yerin farkına var, oradan bırak oklarını... Eskiden filmlerde "kalleş" olanların rolü az olurdu. Artık baş roldeki salak oğlan ya da kız kadar büyüdü o roller. Hatta kötü adamlar daha çok akılda kaldığından, filmin sonuna kadar hep kazandığından ve hatta hep dayak attığından, daha rağbet gören karakter oldu... Ben galiba demode gönüllüyüm... Hâlâ doktorun şefkatlisini; gazetecinin mert, insanın merhametli, çocuğun saf, kadının nazik olanını arıyorum...
>>Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmıştır. Kurt ormanda oraya >>buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü ekememektedir. >>Canını >>kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde >>yabasıyla tarlasına girmektedir. Kurt adamın önüne çöker ve >>yalvarmaya >>başlar: "Ey insan ne olur yardım et bana, peşimdeki >>avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz >>sonra >>yakalayıp öldürecekler." >> >>Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda >>içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve >>yürümeye devam eder. Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. >>Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, >>köylü "görmedim" der ve avcılar uzaklaşır. Avcılarınn iyice >>uzaklaştığından emin >>olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu >>dışarı >>salar. >> >>"Çok teşekkür ederim" der kurt, "Bana büyük bir iyilik yaptın" >>"Önemli değil" der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye baslar. >>"Bir >>dakika" diye seslenir kurt: Çok uzun zamandır bu avcılardan >>kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir >>şeyler yemem lazımm ve burada senden başka yiyecek bir şey yok." >>Köylü bağırır: "Olur mu, ben senin hayatını kurtardım." >>"Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan >>bir şey yoktur" der kurt. >> >>"Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek >>zorundayım." >>Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk >>üç >>kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler. >>Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. " Ne vefası " der >>kısrak, "Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, >>taylar >>doğurdum,gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece >>kapıya >>kovdu... " >> >>Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar. "Ben >>hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim" der köpek, " Yıllardır >>sadakatle hizmet ederim sahibime koyunlarını korurum, yabancılara >>saldırırım,ama o ben her gün tekmeler, sopayla vurur..." >>Kurt köylüye döner, "işte gördün" der. Köylü de son bir >>çabayla "Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni >>ye" diye cevap verir. >> >>Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri, >>tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun >>oynayacağı için keyiflenir. " >>Her şeyi anladım da" der tilki "Bu küçücük torbaya sen nasıl >>sığdın ?" >> >>Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar: "Gözümle >>görmeden inanmam..." >>işin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki >>köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar. Köylü >>eline bir taş alır ve "Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık" >>diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar. Sonra tilkiye >>döner"Sana minnettarım beni bu kurttan kurtardın" der. >>Tilki de "Benim için bir zevkti" diye cevap verir. O an köylünün >>gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa alacağı >>parayı düşünür >>ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi >>öldürür. >> >>Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter: >>"Haklıymışsın kurt, yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey >>yokmuş..." CAN DÜNDAR